0535 976 7 888

BELEDİYELERİN (YABANCILARA) TOPRAK SATIŞI


Yrd. Doç. Dr. Ahmet MUTLU
Hitit Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi Bölümü, ahmutlu@yahoo.com 
Mutlu. Ahmet, “Belediyelerin Toprak Satışı Üzerine”, 38. Uluslar arası Asya ve Afrika Çalışmaları Kongresi (ICANAS), 10-15 Eylül, Ankara

Murat Apay
İş Geliştirme ve Yatırım Uzmanı 

ÖZET 

Özelleştirme küreselleşmenin en önemli araçlarından birisidir. Özelleştirmenin önemli bir konusu ise toprak satışıdır. Nitekim, ülkemizdeki özelleştirmelerin önemli konularından birisi de toprak satışıdır. Son yıllarda belediyelerin toprak satışı –özellikle yabancılara toprak satışı- sıklıkla gündeme gelmektedir. Bu çalışmanın konusu da belediyelerin toprak satışıdır.  


GİRİŞ 

Toprak, ülke olmanın olmazsa olmaz koşullarından birisidir. Toprağın yaşamsal önemi nedeniyledir ki cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ülke topraklarının korunması hassas bir konu olagelmiştir2. Toprakların korunmasıyla ilgili hassasiyet, özellikle belediyelerin ellerindeki toprakları satışa çıkarma sürecinin hızlandığı bugünlerde yeniden ortaya çıkmış görünmektedir. Halihazırda 5393 sayılı yeni Belediye Yasası ve başka yasalar, özellikle kentlerin fiziksel planlamasıyla, dolayısıyla kentsel topraklarla ilgili pek çok görev, sorumluluk ve yetkiyi belediyelere vermekte ve hatta onları bu konuda adeta tek kurum haline getirmektedir. Geçmişten beri zaten tartışmalı bir konu olan belediyeler tarafından kentsel toprakların satışı, küreselleşme eğilimleriyle birlikte daha ciddi bir hal almıştır. Belediyelerin toprak satışı genel olarak ulusal çıkarlar, kentleşme ilkeleri ve sürdürülebilirlikle ilişkilendirilmektedir. Bu bağlamda, kentsel toprakların özel mülkiyete konu olması, “kent planlaması ve kentsel gelişmeye ilişkin sorunlar”, “toplumsal ve ekonomik açıdan ortaya çıkan sorunlar” ve “siyasal ve etik sorunlar” bakımından (Keleş vd. 1999: 33-34) eleştirilmektedir. 

Bu çalışmanın konusunu oluşturan belediyelerin kentsel toprak satışı da yukarıdaki çerçevede ele alınacaktır. Buna göre, önce genel olarak toprak satışına, sonra da belediyelerin toprak satışına değinilecek ve belediyelerin hangi gerekçelerle toprak sattıkları irdelenecektir. 
                                                 
2 Cumhuriyetin ilk yıllarında (1924) çıkarılan Köy Yasası’nda (m.87), gerek gerçek kişilerin, gerekse tüzel kişilerin köylerde arazi ve emlak satın alamayacakları hususu yer almıştır. 1935 tarihli Tapu Yasası’nda (m.53 ve 36) ise yabancıların taşınmaz mal alabilmeleri, yasalardaki yasaklayıcı hükümler dışında ve karşılıklılık ilkesine bağlı olmak şartına bağlanmış, köy sınırları dışındaki ve 30 hektardan büyük toprak alımı ise Bakanlar Kurulu kararına bağlanmıştır. Öte yandan, bu yasaların ilgili maddelerinde yabancılar lehine değişiklikler yapan yasayı iptal eden Anayasa Mahkemesi’nin kararında (R.G. 24.08.1985, No:18852) iptal gerekçesi şöyle yer almaktadır: “Toprağın, devletin vazgeçilmesi olanaksız temel öğesi ve bağımsızlığın simgesi olduğu…”.  

Arkasından, belediyelerin toprak satma politikaları, ulusal çıkar, kentleşme ve sürdürülebilirlik gibi çeşitli açılardan sorgulanarak, çeşitli öneriler sunulacaktır.  

1. Toprak Satışı ve Kentsel Toprakların
Satışı Sorunu 

1980’li yıllardan itibaren dünyada yaygınlaşmaya başlayan ve ekonomik, sosyal, siyasal ve yönetimsel boyutlarıyla kapsamlı bir dönüşümü simgeleyen “Yeni Sağ” akımı (Aksoy, 1998: 4), küreselleşme olgusunun temel değerlerini biçimlendirmiştir. Küreselleşme sürecine çabuk eklemlenen bir ülke olduğundan, yeni sağ politikalar Türkiye’yi de etkilemiştir.

Yeni sağın genel olarak kamu yönetimi üzerinde iki yönlü etkisinden söz edilmektedir. İlki, kamu yönetiminin, kamu faaliyet alanının - ekonomik olanları öncelikli olmak üzere- küçültülmesi, daraltılmasıdır. İkincisi ise daraltılan bu alanda kamu faaliyet ve örgütlerinin özel işletmecilik anlayışı çerçevesinde yeniden yapılandırılması ya da doğrudan özel girişim katkılarıyla işletilmesidir. Yeni sağın bu iki öngörüsü, “rasyonel” bir kamu, kamu faaliyet alanı ve kamu hizmeti tanımının öğelerini ortaya koymayı amaçlar. Bir yandan verimsiz çalışacağı önceden belli olan kamu girişim ve faaliyet alanı küçültülerek kaynak israfı önlenirken, diğer yandan da işletmecilik anlayışı ve bu anlayışı temsil eden özel sektör devreye sokulmaktadır.

Özel sektör, özel girişim mantığı doğrultusunda verimli çalışacak ve böylece kaynaklar en rasyonel  biçimde kullanılmış olacaktır (Aksoy, 1998: 11). Kamu iktisadi teşebbüsleri üzerinde yoğun bir özelleştirme baskısı, süratle elden çıkarma, özel sektöre devretme, kamusal olması zorunlu olanlarınsa “işletme” mantığıyla yapılandırılması, yeni sağın ülkemizi de etkileyen özellikleridir. 

Yeni sağın yukarıdaki bakışı, aynı zamanda kamunun elindeki taşınmaz mallarla, özellikle toprakla (arazi) da ilgili olmuştur. Kamunun elindeki arazilerin verimli kullanılamadığı ya da atıl durduğu, buraların özel sektöre satışıyla birlikte ciddi bir ekonomik faydanın yaratılacağı görüşü, 1980’li yıllardan itibaren siyasi iktidarların politikalarında sıklıkla dile getirilen bir konu olmuştur. İşletmecilik mantığı ile kamu arazilerinin elden çıkarılması eğilimi, “Milli Emlak ve Gecekondu Islah Projesi” gibi projelerde açıkça sezilir. Söz konusu projenin başlıca amaçları arasında “taşınmazların satışa mani sorunlarının çözümü, satış yöntemlerinin belirlenmesi ve profesyonelce tanıtılması” gibi devletin pazarlamacı rolünü ön plana çıkarmak kaygısını  yansıtan cümleler yer almaktadır (Keleş, 1998: 19). 

Ülkemizde toprak satışı, ilk olarak  turizmi geliştirerek döviz girdisi sağlamak gerekçesiyle, yabancılara  satış yollarının açılması biçiminde gündeme getirilmiştir3. Benzer eğilim, özellikle büyük kentlerde ticaret merkezleri ve de sanayi tesisleri kurmak üzere özel sektöre tarım alanlarının ucuza satışıyla sürmüştür. 

Merkezi yönetim düzeyinde toprak satışının önemli bir politik konu olması, doğal olarak yerel yönetimlerin de bu konuya bakışını etkilemiştir. Yerel yönetimleri toprak satışı konusunda görece geniş yetkilerle donatan yeni düzenlemelerle4 birlikte, özellikle belediyeler, iktidar partilerinin genel eğilimine paralel politikalar izleyerek, ellerindeki toprakları satma konusunda yoğun bir çaba içinde olduğu söylenebilir5. Özellikle “yönetişim” anlayışının6 gittikçe yaygınlaşması ve benimsenmesiyle, yerel yönetimlerin kamusal mal ve hizmet üretiminde özel sektör mantığına yaklaşan uygulamaları her geçen gün daha çok benimsendiği görülmektedir. Bu bağlamda, ekonomik kaynak yaratma çabaları içinde taşınmazların ve özellikle toprakların (arsa-arazi) satışı dikkati çekmektedir. Hatta belediyelerin, bazı toplumsal altyapı hizmetleriyle yarattıkları arazi rantına önemli bir gelir kaynağı olarak baktıkları bilinmektedir. Kısaca, yerel yönetimlerin kamusal hizmet sunumunda ve bu bağlamda toprak satış politikalarında özel sektöre ve serbest rekabetin avantajlarına önem verdikleri bir gerçektir.  
                                               
3 Bkz. 13 Mayıs 1983 tarihli Resmi Gazete, No: 18046.
4 1580 sayılı Belediye Yasası’nda belediyeler, konut yapmak, satmak ve kiraya vermek gibi yetkilere sahip iken 2005 yılında kabul edilen 5393 sayılı (Yeni) Belediye Yasası’nda düzenli kentleşmenin sağlanması, konut, ticaret ve sanayi alanında ihtiyaçların karşılanması amacıyla “arsa üretilmesi”, konut, toplu konut üretilmesi, satılması gibi daha geniş yetkilerle donatılmıştır. Üstelik belediyeler, bu işleri, kendi bütçesi içerisinde kuracağı “işletmeler”le gerçekleştirebilecektir.
5 Bu çabanın en tipik örneğini İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 4. Levent’teki 46 dönümlük İETT garajının uluslar arası bir şirkete gökdelen yapmak üzere satılma tasarısı oluşturmaktadır. 
6 Yönetişim anlayışı, yerel hizmetlerin görülmesinde kamu-özel sektör ve sivil toplum örgütlerinin ortaklığını öngörmesi bakımından, yerel yönetimlerin yerel düzeyde inisiyatiflerini artıran ve güçlendiren bir içerik taşımaktadır. 


2. Belediyelerin Toprak Satışı ve Nedenleri 

Küreselleşme sürecinin, yeni sağ politikaların uygulanmasıyla önce ekonomiyi, sonra da dolaylı olarak  toplumu yeniden düzenleme amacı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ülkemizde 1980’li yıllardan bu yana kamu yönetiminde ve onun önemli bir parçası olan yerel yönetimlerde yeni sağ değerlerin içselleştirilmesi ve yaygınlaştırılması çabaları vardır (Aksoy, 1998: 13). Küreselleşme sürecinde “yönetişim” gibi kavramlarla yerel yönetimler düzeyinde yeni sağ politikaların hayata geçirilmesi kolaylaştırılmaktadır. 

Yerel yönetimlerin iki temel özelliği itibariyle öne çıktığı görülmektedir: İlki, yerel yönetimlerin, bir taraftan demokratik yapının etkin ve vazgeçilmez unsurları olmasıdır. İkincisi de doğrudan, ucuz, halkın etkileyebildiği hizmetlerin sunulduğu yönetim yapıları olmasıdır. Toprak satışı, yerel yönetimlerin ikinci özelliğine dayalı ekonomik nitelikli bir politikadır. 1980’li yıllardan itibaren, şehircilikte “kamunun olabildiğince çok arasa sahibi olması” (Keleş, 1998: 19) kuralının tersine, belediyelerin hızla ellerindeki toprakları satma eğiliminde olduğu görülmüştür. Söz konusu tarihten itibaren belediyelerin arsayı, bir kentsel stok oluşturma amacıyla değil, doğrudan ve olabilecek en hızlı yolla elden çıkarma amacıyla ürettikleri söylenebilir.

Küreselleşmenin kentsel gelişme/rant projelerini hedeflemesi, yerel yönetimlerin “yönetme” boyutunu işletmeciye indirgemektedir. Pazar mekanizmasının gizlilik, rekabet, kara yönelik etkinlik gibi özellikleri, politika ve bürokrasi mekanizmasının tartışma, eşitlik, verimlilik ve standartlar gibi özelliklerin yerini almaktadır (Çamur, 2000: 675). Bu bağlamda yerel yönetimlerin elindeki toprak da bir rant kaynağı olarak, küresel pazara sunulan “mal” olarak görülmektedir. Yerel yönetimlerin küreselleşme doğrultusundaki bu eğiliminin toprak satışına yansıması, sadece yabancı şirketler bağlamında düşünülmemelidir. Toprak satışı ve buna yönelik yönetsel politikaların muhatabı, yabancı şirketlerin yanı sıra yerli şirketler olduğu gibi yabancı-yerel ortaklıkları da olabilmektedir.

Küreselleşme sürecinde yerel yönetimlerin önemli oluşunu belirleyen rollerden birisi, bunların yerel hizmetlerin görülmesinde karar verici ve kaynak yaratıcı olmasıdır. Yerel yönetimlerin, yerel hizmetleri kendi eliyle gerçekleştirebilmesi, merkezi yönetimden yönetsel, mali ve ekonomik olarak bağımsız hareket edebilmesine bağlı olduğuna göre bu olanakların yaratılması gerekmektedir. Bilindiği gibi ülkemizde yerel yönetimlerin “mali ve ekonomik” sorunlarının, yönetsel yetki sorunlarından daha ağır olduğu vurgulanmaktadır. Yönetsel yetkilerin, yerel yönetimlerin yerel hizmetleri kendi eliyle görmesine yeterli olduğu, ancak mali ve ekonomik kaynak yetersizliğinden dolayı bu yetkilerin hayata geçirilemediği yıllardır dile getirilen bir sorundur. Belediyelerin bu sorunları karşısında yeni sağ politikaların uygulanması adeta bir kurtuluş yolu olarak görülmüştür. Nitekim, belediyelerin ellerindeki toprakları satmaları, bu kurtuluşu sağlayacak temel politikalardan birisi durumundadır.

Belediyelerin toprak satışındaki ekonomik amacın çeşitli biçimlerde gerçekleştiği söylenebilir. Bunlardan öncelikli olanı, toprak rantını yükselterek/ya da mevcut haliyle doğrudan satış gelirlerinin elde edilmesidir. Belediyeler, çeşitli altyapı yatırımlarıyla ve toplumsal hizmetlerle şerefiyesi yükselen toprakları yüksek bedellerle satabilmektedirler. Diğer deyişle, belediyelerin toprak satışındaki ilk amaç, doğrudan gelir sağlamaktır. Küçük belediyelerin cari giderlerini (personel giderleri gibi) karşılamak için toprak satışı da bu bağlamda değerlendirilebilir. 

Doğrudan gelir etme amacı yanında dolaylı bir ekonomik amaçtan da söz edilebilir. Bu da özel sektörü kentin çeşitli bölgelerine çekerek, buralara ekonomik  canlılık kazandırma  amacıdır. Nitekim kentsel gelişme projelerinde alışveriş merkezleri, kongre ve toplantı merkezleri, oteller, kültür parkları gibi yatırımla ağırlık verilmesi, özel sektörü çekmenin en kolay yolu olabilmektedir. 13 Temmuz 2005’te çıkarılan 5393 sayılı Belediye Yasası’ndaki hükümlerle, belediyelerin bu tür politika uygulamalarını kolaylaştıran yasal zemin oluşturulmuştur:  
“Belediye; düzenli kentleşmeyi sağlamak, beldenin konut, sanayi ve ticaret alanı ihtiyacını karşılamak amacıyla belediye ve mücavir alan sınırları içinde, özel kanunlarına göre korunması gerekli yerler ile tarım arazileri hariç imarlı ve alt yapılı arsalar üretmek; konut, toplu konut yapmak, satmak, kiralamak ve bu amaçlarla arazi satın almak, kamulaştırma yapmak, bu arsaları trampa etmek, bu konuda ilgili diğer kamu kurum ve kuruluşları ve bankalarla iş birliği yapmak ve gerektiğinde onlarla ortak projeler gerçekleştirmek yetkisine sahiptir. Belediye, bu amaçla bütçesinden gerekli parayı ayırmak suretiyle işletme tesis edebilir”. 
5393 sayılı Belediye Yasası’yla birlikte, küreselleşme bağlamında yeni sağ politikaların uygulanmasına uygun bir zemin hazırlanmış  görünmektedir. Öte yandan, bu yasayla belediyelere kendi kaynaklarını yaratma ve yerel hizmetleri görme olanağı da sağlamıştır. Öte yandan kaynak yaratma sürecinde toprak satışının kolaylaştığı da bir gerçektir. 

3. Belediyeler Toprak Satmalı mı? 

Devletin toprak satmaya yönelik politikası geçmişten bu yana eleştirilen bir konu olagelmiştir. Başlangıçta yabancılara toprak satışı karşısında oluşan hassasiyet, ulusal çıkarlarla ilgili iken zamanla kentsel hizmetleri ve yerli özel sektöre toprak satışını da içermeye başlamıştır. Kentsel toprak satışıyla ilgili politikalar, bilim adamları tarafından eleştirildiği gibi yargı tarafından da dikkatle izlenmektedir7. Toprak satışına bilim çevrelerince getirilen eleştirilerin temelinde ulusal çıkarlar ve kentbilimsel gerekçeler yer alırken, yargı çevrelerinin yaklaşımında ulusal çıkarlarla ilgili görüşler baskındır. 

7 Bilim çevrelerine, özelikle Ruşen KELEŞ’in Cumhuriyet Gazetesi’ndeki 14.11.1979 tarihli “Devlet Arsa Satmalı mı?”, 13.08.1984 tarihli “Yabancıya Toprak Satmak” ve 21.02.1990 tarihli “Toprağını Satışa Çıkaran Devlet” yazıları örnek gösterilebilir. Yargı çevresine ise Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 08.05.1974 tarihli (E:1971/2-820, K:1974/505) kararı ile Anayasa Mahkemesi’nin 09.10.1986 tarihli (E.1986/18, K:1986/24) kararı örnek verilebilir. Yabancılara toprak satışı, “ulusal güvenliği tehlikeye atacağı” gerekçesiyle askeri çevrelerce de eleştirildiği vurgulanmalıdır. Bkz. (Milliyet, 26.11.2005)  

Gerçekten de devletin toprak satışı ulusal çıkar ve kentbilimsel yönden çeşitli sorunlar taşımaktadır. Toprak satışı konusunda belediyelerin söz konusu olması durumunda yukarıdaki sorunlar daha da önemli hale gelmektedir. Üstelik bu sorunlara, sürdürülebilirlikle ilgili sorunlar da eklenebilir.            

a. Ulusal Çıkarlar Bakımından 

Kentsel toprakların satışının sakıncaları konusunda öncelikle “ulusal çıkarlar”a değinilebilir. Belediye topraklarının özellikle yabancılara satılmasıyla ilgili olan bu durum, geçmişten bugüne pek çok bakımdan eleştirilmiştir. Bu konuda Keleş (1984), haklı olarak şöyle demektedir:  
“Devletlerin bir karış toprak için birbirleriyle yıllar süren savaşlara girmeleri boşuna mıdır? Devlet olabilmek için ileri görüşlü politikalar uygulayan toplumlar, işe toprak satın almakla başlamışlardır. İsrail Devleti; Filistin Yahudi Yerleşim Derneği, Filistin Toprak Ortaklığı ve Yahudi Ulusal Fonu adlı kuruluşların yarım yüzyıllık sürekli çabalarının sonucunda bir ülkeye sahip olmayı başarmıştır… Ellerindeki toprağı titizlikle sahip olmayı başaramayan toplumlar, yurtsuz kalma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar…”.  
21 Haziran 1984 tarih ve 3029 nolu yasanın Anayasa Mahkemesi’ndeki iptal gerekçesinde ise ülke ile millet arasında bağlantı bulunduğu, ülkenin bu millet fertlerine ait olduğu, bu hükümlerden yararlanacak belli bölgelerde toprak alacak yabancıların o bölgelerde çoğunluk sağlayıp etkinlik kazanabilecekleri, bu yöndeki gelişmelerle yabancılar tarafından mülk edinilen toprakların ülkeden kopma durumuna gelebileceği, tarihte böyle olayların yaşandığı, Arap topraklarında Yahudilerin bu yolla sağladıkları etkinlik sonucunda İsrail devletini kurmayı başardıkları” dile getirilmektedir. Yine yabancılara toprak ve mülk satışına olanak veren kanun tasarısının 9 Ekim 1986 tarihli iptal gerekçesinde yukarıdakine benzer görüşlere yer vermektedir (E.1986/18, K.1986/24): “Ülkede yabancıların arazi ve emlak edinmesi, salt bir mülkiyet sorudir…nu olarak değerlendirilemez. Toprak, devletin vazgeçilmez … temel unsuru, egemenlik ve bağımsızlık simgesi”.  
Yukarıdakilerle bağlı olarak Keleş (1990), gerek devletin, gerekse belediyelerin toprak satışı konusunda bir başka soruna dikkat çekmektedir. Ona göre halkın malı olan hazine topraklarını satmak, hem tüzel kurallar, hem de kamu yararının gerekleri bakımından pek çok sakınca taşımaktadır. Bunları satışa çıkaranlara, ulus yetki vermiş değildir. Bu nedenle ortada “yetki aşımı”nın da ötesinde bir sorun vardır. Bu tür kararları verenler, vekalet görevleriyle ve ulusal değerlerle ilgili sorumluluklarını unutmaktadırlar. 
Toprakların yabancılara satışı konusundaki yukarıdaki kaygılar, mevcut uluslararası antlaşmalar nedeniyle, geçmişe göre daha önemli hale gelmiştir. Çünkü, ülkemizin de kabul ettiği MAI (Çok Taraflı Yatırım Antlaşması), MIGA (Çok Taraflı Yatırım Garanti Sözleşmesi) gibi antlaşma ve sözleşmeler, yabancıların bir ülkedeki yatırımlarının korunması konusunda o ülkeye ciddi sorumluluklar yüklemektedir. 
Örneğin, MAI ile her türlü kamulaştırma, dolaylı kamulaştırma veya kamulaştırma ya da dolaylı kamulaştırmaya bezer sonuçlar yaratabilecek her türlü devlet girişimi yasaklanmaktadır (www.antimai.org, 2006). Bunun anlamı açıktır. Kendi toprakları üzerinde hukuki olarak her türlü tasarrufa sahip olan devlet, yabancıların yatırımları konu olduğunda kısıtlı yetkilere sahip olacaktır. Bu ise bir ülkede, ulus-devletin aşılarak, genellikle çokuluslu şirketlerden oluşan yabancı sermaye gruplarının egemenliği paylaşması demektir. Toprağın yabancılara satışı, böyle bir sonucun ülkede kalıcı olmasını sağlamak demektir. 

b. Kentleşme Bakımından 

Yeni sağ düşüncenin biçimlendirdiği küreselleşme çerçevesinde kentsel gelişme projeleri, olması gerektiğinin tersine, toplumsal üretimi yeniden dağıtmanın bir aracı değil, toprak rantının çoğaltılması ve bunun sermaye kesimine devrinin aracı olarak görünmektedir. Bu projelerle, özel tüketim kamusal tüketimin yerini almakta; yaratılan iş olanaklarının ardına gizlenerek, yüksek gelir gruplarının tüketim ihtiyaçlarına yönelik  kamu kaynağı tahsisi yapılmaktadır. Kent yönetimlerinin/yerel yönetimlerin  “politika” ve “”i bir araya getiren yaklaşımları benimsemeleri, sosyal ve ekonomik içerikli proje geliştirme yeteneklerinin azalması sonucunu da doğurmaktadır (Çamur, 2000: 675). 

Kentbilimsel olarak kentsel toprakların özel mülkiyete konu edilmesinden itibaren, arsa spekülasyonunun ya da benzer oluşumların yaygın olarak kent planlarının uygulanmasını engellediği görülmektedir. Bu nedenle büyük kentlerde kent planlama faaliyetlerinin yapılamadığı bilinmektedir. Örneğin, Ankara'nın gelişmeye açık bölgelerinin hemen hemen tamamı özel mülkiyete tabi olduğundan, başarılı bir kent planı uygulamasından söz edilemeyeceği vurgulanmaktadır (Görmez, 1998: 69) Bu bağlamda, belediyelerin kentsel toprakların özel mülkiyete konu edilmesinde “aracı” olması, aslında kendi kentsel politikalarının tıkanması anlamına gelmektedir.  

Demokratikleşme, yerelleşme ve etkin hizmet ilkelerine dayalı yerel yönetimler, mevcut yasal düzenlemelerin de imkan vermesiyle, “üretimden uzaklaşan sermayenin yeniden üretilmesine uygun kentleri” spekülasyon ve rantın odağı konumuna getirmesi, bireyi/kentliyi “çok değişik türde ve düzeyde emrivakiler”le karşı karşıya bırakmaktadır (Tekeli, 1996: 24). Yerel yönetimlerin ellerindeki toprakları satışa çıkarması, kentsel gelişme projeleriyle yaratılan emrivakilerin önemli araçlarından biri olarak değerlendirilebilir. 

Kentlerin biçimlenmesinde kentlilerin söz sahibi olması yerine, sermaye kesimi lehine emrivakilerin etkili olması, insan hakları bağlamındaki çağdaş gelişmelerle karşıtlık oluşturur. Herkesin sağlıklı, dengeli ve güvenli bir çevrede yaşama hakkını içeren çevre hakkının bir parçası olan ve sağlıklı bir kentte, plana göre gelişen, her türlü olanaklarıyla güzel bir çevrede, yaşayanların rahat, mutlu ve huzurlu oldukları, kentli kimlik ve bilincini içeren bir toplumsal ortamı içeren “kentli hakları”na göre kentin biçimlendirilmesinde “kentlinin söz sahibi olması” esastır. Belediyelerin toprak satışı, kentli haklarının hem sosyal hem de demokratik ilkeleriyle çelişir. 

Kentli haklarının somut olarak ortaya çıkmasında başvuru kaynağı niteliği taşıyan 1992 tarihli Avrupa Kentsel Şartı’nda kentlilerin sosyal hakları konusunda şunlar vurgulanmaktadır: Hava, gürültü, su ve toprak kirliliği olmayan, doğası ve doğal kaynakları korunan bir çevre; mahremiyet ve dokunulmazlığın garanti edildiği, sağlıklı, satın alınabilir, yeterli konut stokunun sağlanması; toplu taşım özel arabalar yayalar ve bisikletliler gibi tüm yol kullanıcıları arasında, birbirinin hareket kabiliyetini ve dolaşım özgürlüğünü kısıtlamayan uyumlu bir düzenin sağlanması; beden ve ruh sağlının korunmasına yardımcı bir düzenin sağlanması; yaş yetenek ve gelir durumu ne olursa olsun, her birey için spor ve boş vakitlerini değerlendirebileceği olanakların sağlanması; tarihi yapı mirasının duyarlı bir biçimde restorasyonu ve nitelikli çağdaş mimarinin uygulanmasıyla, uyumlu ve güzel fiziksel mekanların yaratılması; yerel doğal kaynak ve değerlerin, yerel yönetimlerce, akılcı, dikkatli, verimli ve adil biçimde, beldede yaşayanların yararı gözetilerek, korunması ve idaresi; bireyin sosyal, kültürel, ahlaki ve ruhsal gelişimine, kişisel refahına yönelik kentsel koşulların oluşturulması (www.adanakentkonseyi.org, 2002).  

Kentli hakları, yerel yönetimlerin kent politikalarında oldukça duyarlı olmalarını öngörür. Bu haklar bağlamında, kentlerin toprakla doğrudan ilgili olan bazı ihtiyaçlarından söz edilmektedir. Bunlar; temel alt yapı (yol, su, enerji, kanal, …), parkların, oyun  ve rekreasyon alanlarının yapım, bakım ve onarımı gibi hizmetler; kültür merkezleri, kütüphane, yüzme havuzu gibi kültürel hizmetler; kendini geliştirme ve boş zamanı değerlendirmeye yönelik hizmetlerdir (Ünlü, 1996: 65).  

Kentli haklarının sosyal ihtiyaçlar boyutu, esasen kentsel peyzajla, dolayısıyla kentsel toprakların kullanımıyla ilgilidir8. Kentsel peyzaj, imar edilmiş alanların temel karakterini oluşturan binalar ve mekanlar arasında iletişimi sağlayan kültürel (bina, köprü, yol, …) ve doğal (toprak, su, bitki, …) etmenlerden oluşan çok boyutlu bir disiplin olarak (Kaplan; Küçükerbaş, 2000: 54), kentlerde daha iyi ve sağlıklı şartlar yaratılmasını hedefleyen çevre kalitesinin araçlarından biridir. Kentsel peyzajı doğuran gereksinmelerden bazıları, kamu mekanlarının yeniden ele alınması ya da kentsel gelişmenin devamlılığını sağlayan projeler yapılması, kamu mekanlarının/alanlarının daha yararlı hale getirilmesi, güvenli ve hoş bir çevre yaratılması amacıyla yenilenmesi, yeni objeler yaratılması ve çoğaltılması olarak sayılabilir (Çubuk, 1997: 21). Kentsel peyzaj disiplininin hayata geçirilmesi, rant kaygılarının zorladığı kentlerin ve kentsel açık alanların, kentlinin eşit şekilde yararlanmasına  olanak sağlar. 

8 Kentli hakları ve kentsel peyzaj arası ilişki konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. (Mutlu, 2002: 33-57). 

1990’lı yılların sonlarına doğru yapılan bir araştırmada Türkiye’de ortalama olarak kentlerin %41’i konut alanı iken % 11’i de sosyal teknik alt yapı alanından oluşmaktadır (Üstünışık, 1998: 82). Yani, belediyelerin yaptığı projelerin büyük bölümü konut ağırlıklı iken sosyal alanlar daha kısıtlı görünmektedir. Bu durum, kentli hakları ve kentsel peyzaj bağlamında ciddi bir handikaptır. Kentsel topraklar, bu handikabın giderilmesinde öncelikle düşünülmesi gereken bir konudur. Bu bağlamda belediyelerin ellerindeki arsalar, sadece konut sorunu ya da özel sektöre satış konusu olarak değil, kalkınma sorununun bütünü içinde ve özellikle kentsel gelişme açısından ele alınmalıdır.  

Kentli haklarının demokratik boyutu ise ekonomik rant olgusunun, kent içindeki doğal-kültürel süreçleri kontrol etmesi ve yönetmesi yerine, bu süreçlerin, kentte yaşayanların  “katılımı”yla belirlenmesini içerir. Diğer ifadeyle, “bireylerin kendileriyle ilgili olan, kendilerini etkileyen fiziksel çevreler, programlar ve kurumlar düzeyinde üretilen kararlarda yer almaları ya da bunların oluşturulmasında kendileriyle işbirliğine gidilmesi” (Bilgin; Göregenli, 1996: 51), kentli haklarının temel öngörülerinden birisidir. Denilebilir ki belediyelerin toprak satışı konusunda halkın görüşüne başvurmak, kentli haklarının temel ilkelerinden birisini hayata geçirmek demektir. Böyle bir ilkenin terk edilmesi ise kent ve kentli üzerinde, yukarıda değinilen “emrivakiler”in egemen kılınması anlamına gelir.  

Kentin gelişmesinde kentlinin söz hakkı olması, aynı zamanda yerel demokrasiye katkı sağlar. Kentsel toprakların salt kentsel/yerel yönetimin kararıyla satışı, kentlileri, bu tür kararlar konusunda yetersiz, zaman kaybettirici ve gayri ekonomik görüş sahibi kişiler olarak görmek anlamına gelir. Oysa ki yerel demokrasinin gereği olarak, kent yönetiminde taşınmazlarla ilgili yönetsel yasa ve kararlardan etkilenecek kişilere konu hakkında düşüncelerini açıklama, karar verme süreçlerine aktif olarak katılma hakkı tanınmalıdır. Bu bağlamda, belediyelerin özellikle toprak satışı karşısında kamuoyunun tepkilerini de dikkate alması gerekir. 

c. Sürdürülebilirlik Bakımından 

Toprak fiziksel olarak üretilemeyen ya da çok sınırlı biçimde üretilebilen bir kaynaktır. Önceleri sadece bir üretim öğesi olarak görülen toprak, günümüzde insanlığın ortak malı olarak nitelendirilen doğal kaynaklar arasında yer almaktadır (Keleş vd., 1999: 19-20). Bütün doğal kaynaklar gibi devletin hüküm ve tasarrufu altında kullanılması gereken bir kaynak olarak toprak, sahibine tekel niteliğinde ayrıcalık kazandırır.  
                                                 
Belediyelerin toprak satışı, sürdürülebilir gelişme bağlamında en olumsuz politikalardan birisi olarak değerlendirilebilir. Çünkü, en basit biçimiyle serbest piyasa zorunlulukları gerekçe gösterilerek belediyelerin elindeki toprakları satışa çıkarması, kısa dönemde ekonomik bir kazanç sağlamakla birlikte, uzun dönemde, gelecek kuşakların menfaati için kıt ve üretilemeyen bir kaynağın elden çıkarılması demektir. 

19. yüzyıldan itibaren “laissez faire” düşüncesinin getirdiği sınırsız kazanç arzusunun o dönemde spekülatif yapılaşma ile sanat ve estetik kaygıdan çok endüstriyel üretime yönelik bir mimarinin doğmasına yol açması (Saran, 1995: 28) gibi bugünde yeni sağ düşünce, belediyelerin kentsel planlarda ekonomik yaklaşımını ön plana çıkarmakta ve toprak stoku da bundan nasibini almaktadır. Ekolojik sorunların ve kentleşmenin her geçen gün arttığı günümüzde, kentlerde yaşayan insanlar ciddi bir yabancılaşmayla karşı karşıyadırlar. Tatillerde genellikle kent dışına çıkma eğilimi, kente karşı  yabancılaşmanın en basit göstergesidir. Öte yandan yerel yönetimlerin sosyal alan, yeşil alan ya da kent ormanları gibi  konulara -geçmişe göre- daha çok önem vermeleri de bu yabancılaşmanın potansiyelini ortaya koyar. Bu bağlamda yerel yönetimlerin elindeki toprakları değerlendirme konusunda salt ekonomik değil, sosyal olarak da düşünmesini zorunlu kılar. Özellikle büyük kentlerde ekonomik büyüme ve hızlı kentleşme, toprak üzerindeki spekülasyonları artırmakta, rantın bölüşümü, sosyal adalet ve dengeyi bozmaktadır. Dolayısıyla konut, çevre ve kentsel yapılanma olumsuz yönde etkilenmektedir (Gökçeer, 1994: 29-30). Bu sorunların önüne geçebilmek için yerel yönetimlerin “sürdürülebilirlik” ilkesini benimsemesi etkili bir politika olabilir. 

İyi bir yerleşmenin gerçekleştirmesi gereken amaçsal nitelikli temel ilkelerden birisi  olan “sürdürülebilirlik”, kalkınma kavramına referansla  gelişmiştir. Kavram, gelecek kuşakların ihtiyaçlarına duyarlı olmayı ve bu bağlamda doğal kaynakların tahrip edilmemesini ve ekolojik dengelerin korunmasını içermektedir. Bu kavramın yerleşme sistemine uyarlanması ise gelecek nesillerin yaşanılır yerleşmelere sahip olması için günümüzde her türlü olanağı yaratmak sorumluluğunu ortaya koyar (Tekeli, 1996: 18, 20). 

Sürdürülebilirlik bağlamında kent ve doğa birbirini dışlamayan kavramlardır. Yerel yönetimlerin doğayı koruma, doğa ve enerji kaynaklarını uygun ve akılcı biçimde kullanma/yönetme, kirliliğe karşı politikalar üretme ile yeşil alanları çoğaltma yükümlülüğünden söz edilebilir. Toprak konusu, sürdürülebilirliğin gerçekleştirilmesinde önemli yer tutar. Yerel yönetimlerin sürdürülebilir gelişmeyi sağlamak için izlemesi gereken stratejiler, doğrudan ya da dolaylı olarak toprakla ilgilidir. Örneğin, 1993 yılında Helsinki’de gerçekleştirilen Uluslararası Konut ve Planlama Federasyonu (IFHB)’nun “Gelecek İçin Şehirler-Değişim Yönleri” adlı seminerde bu konuda şu öneriler yapılmaktadır: Kent merkezlerinde halk kullanımının artırılmalıdır. Kent merkezi düzenlemelerinde kamuya açık serbest alanlar, bu merkezi şekillendirmeli, ticari kesimlerin özelleştirilmesinden kaçınılmalıdır. Kentsel fonksiyonlar bölgeleme yerine, birleştirilmelidir. Yeşil alanların korunması, yayılması ve geliştirilmesi, bunlardan daha etkin yararlanma, planlama yapılırken göz önünde tutulmalıdır. Kentsel büyümeyi açık ve yeşil alanlara kaydırmaktansa, mevcut kentsel tesis ve yapı alanlarını yeniden ihya etme tercih edilmelidir. Yerel halk için karar verme ve planlama sürecine katılabilme olanağı sağlanmalıdır. Katılım için bütün çıkar gruplarına eşit fırsat tanınması esas olmalıdır
(Gökçeer, 1994: 30). 

Gelecekte kent ve doğanın birbirine karşıt olmaktan çok, birbirlerine duyarlı olması zorunluluğu karşısında kentsel toprakların özel sektöre satılması, ciddi sorunlara gebe bir politika olarak görünmektedir.  Sürdürülebilir gelişme konusunda ülkemizde yeterli sayılabilecek hukuki ve yönetsel altyapı varsayılsa bile bunların somut uygulama araçlarından yoksun olmak, bu ilkenin uygulanması bakımından bir şey ifade etmeyecektir. Kentsel topraklar bu somut araçların en önemlilerinden biri olsa gerektir. 


SONUÇ VE ÖNERİLER  

Ülkemizde -küçük ya da büyük- belediyelerin çoğunda toprak satma eğiliminin olduğu reddedilemez. Özellikle kentsel toprakların satışında küreselleşmenin, dolayısıyla yeni sağ politikaların çok etkili olduğu bilinmektedir. Kentsel toprakların satışı, bir taraftan doğrudan gelir sağlama amacı taşırken, bir taraftan da uluslararası ya da ulusal sermayeyi kente çekme amacı taşımaktadır. Bu amaçlarla uygulanan politikalar, kentsel toprakların doğrudan kamu hizmeti amacıyla kullanım politikalarına baskın görünmektedir. Kentsel toprakların her ne amaçla olursa olsun elden çıkarılması, ulusal, kentbilimsel ve sürdürülebilirlik bakımından sakıncalar taşımaktadır.  

Belediyeler, kentsel topraklar konusunda mevcut olandan farklı politikalar izleyebilir mi? Diğer deyişle, baskınlığı gittikçe artan küreselleşme karşısında belediyelerin kentsel topraklar konusundaki politikası nasıl olabilir/olmalıdır? Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, hızla gelişen bilim, teknoloji ve toplumsal yapı, gelecekte kentsel hizmetlerin daha da çeşitlenip, farklılaşmasına yol açacaktır. Örneğin, 20 yıl önce kentlerde parklar ve sosyal alanların varlığı ya da yokluğu hiç dikkati çekmezken, bugün bunlar, belediyelerin en yoğun faaliyet konuları arasındadır.  Kentsel hizmetlerin karşılanmasında olmazsa olmaz kaynağın toprak olduğu inkar edilemez. Bu durumda, belediyelerin kentsel topraklar konusunda benimsemesi gereken hedef, 1930’lu yıllarda Ernest Reuter’in vurguladığı hedeften çok farklı değildir: “…Belediyelere şunu tavsiye ediyorum…. Mümkün mertebe arsa alsınlar, arsaya yatırım yapsınlar ve bunları stok etsinler. İleride bu şans ellerinden kaybolacak, gidecektir ve büyük güçlüklerle karşı karşıya kalacaklardır” (Akt. Keleş, 1998: 15-16). Bugün, Reuter’in işaret ettiği güçlükler ortaya çıkmış durumdadır. Bunda piyasa koşulları kadar, yasal koşullar da etkilidir. Örneğin, 5393 sayılı yeni Belediye Yasası, belediyelerin toprak satışı konusundaki yetkilerini açık bir biçimde saymakla birlikte, toprak alımı konusunda o kadar açık değildir/sınırlıdır9. Bu durumda, Reuter’in öngördüğü politika bugün mümkün görünmese de belediyelerin ellerindeki toprakları koruyarak, bu temel hedefe yaklaşabilmeleri söz konusudur. 

9 5393 sayılı yasanın 69. maddesinde toprak satışı konusunda açık ve geniş yetkiler yer almaktadır. Öte yandan belediyelerin toprak satın alması “konut, toplu konut yapmak, satmak, kiralamak” amacıyla sınırlamıştır. Diğer deyişle, park, kent ormanı, oyun alanları  gibi sosyal ihtiyaçlar için  arazi satın almak söz konusu değildir. 

Belediyelerin kentsel toprakları ellerinde tutmaları, bazı amaçları gerçekleştirmeye dönük olmalıdır. Bu amaçlardan belki de en önemlisi, kentsel topraklar üzerinde yaratılan spekülasyonun doğuracağı haksız kazançların ve bu kazançların toplum vicdanında yaratacağı rahatsızlıkların önlenmesidir. Bunun yanı sıra kentin güçsüz kesimlerini korumak amacıyla piyasa mekanizması dışında toprak tahsisi yapabilmek amacından da söz edilebilir. Bununla ilişkili olarak, kentte yaşayanların hayat kalitesini yükseltecek hizmetlerin sağlaması bakımından arsa sorununun engel olmaktan çıkarılması amaçlanmalıdır. Bunlara göre daha az önemli olan bir diğer amaçsa, kentsel topraklar üzerindeki spekülatif değer artışlarının, belediyelere kaynak oluşturmasına olanak verecek biçimde kontrol edilmesini sağlamaktır. 

Belediyeler, yukarıdaki hedef ve amaçları taşımak üzere, ellerindeki atıl toprakları değerlendirmede nasıl bir yöntem izlemelidir? Keleş’in (1979) de belirttiği gibi kamu kuruluşlarının ellerindeki toprakları doğrudan ihtiyaçları dışında genellikle üç biçimde değerlendirmektedirler:

a) Özel sektöre doğrudan satış,
b) Düzenleme (tanzim) satışları yapmak,
c) Uzun süreli kiraya vermek (leasehold).

Bunlardan “uzun süreli kiraya vermek”, rasyonel hareket etmeyi benimsemiş Batı toplumlarının tercih ettiği yöntemdir.  Gerçekten de arsaları satmak yerine uzun süreli kiraya vermek, kira süresi bitince mülkiyet konusu olan toprağın yine belediyenin elinde kalması demektir. Kiralama, kentbilim ilkelerine olduğu kadar, sürdürülebilirliğe de uygun bir yöntemdir. 

Kentsel toprakların satışı sorunlu bir konu olmakla birlikte, bu konunun aktörlerini belediyelerle sınırlı görmek yanlıştır. Toprak satışına imkan veren yasalar, dolayısıyla merkezi yönetim, kentsel toprakların elden çıkarılmasına belki de öncelikle sebep olan aktördür. Ancak belediyeler, yasaların verdiği yetkileri kullanmakta inisiyatif sahibidirler. Dolayısıyla, etik ve politik açıdan toprak satışı yoluna başvurmayıp, bunların elde tutulmasını sağlamak bakımından belediyelerin en önemli aktörler olduğu söylenebilir.  


KAYNAKÇA 

Anayasa Mahkemesi Kararı, 21 Haziran 1984/No:3029. …………………………….., 09 Ekim 1986/No:24 
AKSOY, A. Şinasi, (1998), “Yeni Sağ, Kamu Yönetimi ve Yerel Yönetim: Eleştirel Bir Yaklaşım”, Çağdaş Yerel Yönetimler, C:7, S:1, Ocak, 3-13.
BİLGİN,  Nuri; Melek GÖREGENLİ, (1996), “Kentsel Katılım ve Çoğulculuk”, Kentte Birlikte Yaşamak Üstüne, Ed. F.B. Yıldırım, Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi Yayınları, İstanbul, s.49-62. 
ÇAMUR, Kübra C., (2000), “Küreselleşme Sürecinin Kentsel Mekan Üzerine Etkileri: Yabancı Sermaye Yatırımları”, Yerel Yönetimler Sempozyumu Bildirileri, Yay. Haz. B.A. Güler; A. Sabuktay, TODAİE Yayın No: 304, Ankara, s.661-678.
ÇUBUK,  Mehmet, (1997), “Kentsel Tasarım Formasyonu ve Eğitimi”, Kentsel Tasarım ve Uygulamalar Sempozyumu, 15-16 Mayıs, İstanbul.
GÖKÇEER, Fikri, (1994), “Şehirlerimizde Sürdürülebilir Gelişmenin Değişim Yönleri”, Çağdaş Yerel Yönetimler, C:3, S:2, Mart, s.25-31.
GÖRMEZ, Kemal, (1998), Belediyelerde Arsa Üretimi ve Kooperatifler, Türk Belediyecilik Derneği ve Konrad Adenauer Vakfı Yayını, Ankara, s.67-74.
KAPLAN, Adnan;Erhan V. KÜÇÜKERBAŞ, (2000), “Kentsel Tasarımda Peyzaj Mimarlığının Yeri ve Kentsel Peyzaj Tasarımı”, Peyzaj Mimarlığı Kongresi, 19-21 Ekim, Ankara, s. 45-68.
KELEŞ, Ruşen, (1979), “Devlet Arsa Satmalı mı?”, Cumhuriyet, 14 Kasım. ………………, (1984), “Yabancıya Toprak Satmak”, Cumhuriyet, 13 Ağustos. ………………, (1990), “Toprağını Satışa Çıkaran Devlet”, Cumhuriyet, 21 Şubat. ………………, (1998), Belediyelerde Arsa Üretimi ve Kooperatifler, Türk Belediyecilik Derneği ve Konrad Adenauer Vakfı Yayını, Ankara, s.9-21.
KELEŞ, Ruşen vd. (1999), Kentsel Toprak Rantının Kamuya Kazandırılması, Türkiye Kent Kooperatifleri Merkez Birliği Yayını, Ankara. Milliyet, 26 Kasım 1005.
MUTLU, Ahmet, (2002), “Kentli Hakları Bakımından Avrupa Peyzaj Sözleşmesi ve Türkiye”, Çağdaş Yerel Yönetimler, C:11, S:3, Temmuz, s.33-57. Resmi Gazete, 13 Mayıs 1983/No:18046 ………………, 24 Ağustos 1985/No:18852
SARAN, M. Ulvi, (1995), “Yeni Kent Düzeninin Toplumsal Temelleri”, Çağdaş Yerel Yönetimler, C:4, S:3, Mayıs, s.27-35.
TEKELİ, İlhan, (1996), “Türkiye’de Çoğulculuk Arayışları ve Kent Yönetimi Üzerine”, Kentte Birlikte Yaşamak Üstüne, Ed. F.B. Yıldırım, Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi Yayınları, İstanbul, s.15-28.
ÜNLÜ, Halil, (1996), “İnsan, Doğa ve Kentsel Çevre”, İnsan Çevre Kent, Ed. F.B. Yıldırım, Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi Yayınları, İstanbul, s.63-70.
ÜSTÜNIŞIK, Belma, (1998), Belediyelerde Arsa Üretimi ve Kooperatifler, Türk Belediyecilik Derneği ve Konrad Adenauer Vakfı Yayını, Ankara, s.81-84. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı, 08. Mayıs 1974/No: 505 Yeni Belediye Yasası  (5393 Sayılı). 


http://www.adanakentkonseyi.org/avkenthakbil.html 110602  (07.12.2002). http://www.antimai.org/kitap/kuralsiz_dunyaI.htm (06.01.2006). 


Paylaş:

Referandum ve Meşruiyet Sorunu


“Referandumda oylanan, halkın talep ettiği değil; iktidar odağının dayattığı bir belgedir. Anayasa değişikliğiyle önerilen ‘otokratik bir yönetim’ sistemine meşruluk kazandırmak amacıyla halkın oyuna başvurulmaktadır.” “Geçmişte var olan ‘otokratik devletler’, toplumların ‘cumhuriyet ve demokrasi’ talepleri ve toplumsal devrimlerle 150-200 yıl önce tarihin sahnesinden silinip gitmişlerdir. Günümüzde oldubittilerle bu karanlık devlet rejimlerinin kurulması ve yaşatılması mümkün olmadığı gibi, sonu belli bir maceradan başka bir şey de değildir.” “% 87 oy kullanılan referandumda özellikle kentsel dönüşüm uygulamalarının acımasızca uygulandığı, kent ve çevre değerlerinin talan edildiği İstanbul, Ankara, İzmir gibi metropollerde bu politikaların onaylanmadığı, ‘hayır’ oylarının; eğitim, sağlık, altyapı hizmetlerinin yetersiz olduğu kırsal kesimde ‘evet’ oylarının yüksek çıkması dikkat çekmektedir.”

Ülkemizde yaşanan olağanüstü koşullar sürerken 16 Nisan 2017 tarihinde demokrasi, hukuk ve çağdaş normlar yok sayılarak dayatılan bir anayasa değişikliğine, halkın % 49’u hükümetin beklediği desteği vermeyerek “demokratik parlamenter sisteme” sahip çıktıklarını göstermişlerdir… Bu “anayasa değişikliği”, 15 Temmuz 2016 “darbe girişimi” gerekçe gösterilerek ilan edilen OHAL ve çıkarılan KHK’lar sürecinde gündeme gelmiştir. Demokratik katılım, toplumsal işbirliği ve uzlaşı kültürünü yok sayan bir anlayışla ve demokratik toplumsal muhalefet üzerinde her türlü “baskı ve sindirme” politikalarının yürürlüğe sokulduğu bir ortamda referandum gerçekleştirilmiştir.

Referandum eşit olmayan koşullarda yapılmış ve iktidar, devlet olanaklarının sınırsız bir şekilde kullanılmasında bir sakınca görmemiştir. Yapılan “evet” mitinglerin finansmanı kamu kaynaklarından sağlandığı gibi; yayın kısıtlılığı getirilmesi, devlet memurlarının, öğrencilerin ve yurttaşların katılımı için hukuk dışı yöntemlere başvurulması endişe vermiştir. Bu yapılan haksız uygulamalara karşı olarak ise hâlâ herhangi bir hukuki sürecin başlatılmamış olması düşündürücüdür.

Demokratik parlamenter sistemin fiili durumlarla devre dışı bırakıldığı, erkler ayrılığı ilkesinin bütünüyle ortadan kaldırıldığı, hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği, dokunulmazlıkların kaldırılarak yasamanın doğrudan yürütmenin tahakkümü altına alındığı koşullarda yapılan bu anayasa değişikliği hiçbir şekilde meşru kabul edilemez.

Anayasa değişikliğini içeren referandumun gündeme getirilmesi de demokratik yollarla gerçekleşmemiş; halkın etkin ve söz sahibi olduğu, karar alma süreçlerinin bütününe katıldığı bir organizasyon yapılmamış ve işletilmemiştir. Referandumda oylanan, halkın talep ettiği değil; iktidar odağının dayattığı bir belgedir. Anayasa değişikliğiyle önerilen “otokratik bir yönetim” sistemine meşruluk kazandırmak amacıyla halkın oyuna başvurulmaktadır.

İktidar öngörülen anayasa değişikliğinin niteliğini değerlendirmekten özellikle imtina etmiştir. Bunun yerine “istikrar ve güçlü devlet” üzerinden oy talep etmiştir. Sakat başlayan ve toplumsal mutabakata dayanmayan anayasa değişiklikleri ile istikrarın sağlanacağı gibi gerçek dışı bir propaganda yürütülerek, değişimin esasının üzeri örtülmeye çalışılmıştır.

Yapılan oylamanın demokratik hukuk devletlerinde başvurulan bir “referandum” gibi değil; tarihte kralların, hükümdarların ve diktatörlerin kendilerine ve aldıkları kararlara meşruluk kazandırmak için başvurdukları “plebisit” anlayışı niteliğinde olduğu açıktır. Referandumun, Fransa tarihinde 1851 hükümet darbesinin onaylanması ve III. Napolyon’a imparatorluk unvanının verilmesi için 1852’de plebisit yapılmasıyla ortak ve benzer noktaları bulunması ilginçtir.

Avrupa Konseyi’nin anayasa reformlarını incelemekle görevli Venedik Komisyonu’nun Türkiye’deki siyasi duruma ilişkin raporunda da belirtildiği gibi Türkiye’nin “demokratik sistemin dramatik bir şekilde gerilediği ve otokratik, tek adam rejimi yolunda olduğu” referandumla somutlaşmıştır. Anayasa değişikliğiyle “tek adam”, parlamento yetkileri kullanmakta ve halkın egemenlik hakkını elinden almaktadır. Yasama, yürütme ve yargı fiilen bu kişiye bağlanmaktadır. Bütün siyasi erk “tek adam” elinde toplanmakta; KHK çıkarma, meclisi fesih etme, AYM ve HSYK üyelerini doğrudan ve dolaylı olarak seçme ve benzeri yetkiler bir kişiye verilmektedir. Ülkenin kurucu meclisi olan TBMM, yetkisi olmayan bir kurum haline getirilirken, Bakanlar Kurulu “tek adam”ın emrindeki kişilerden oluşmaktadır. Bu değişikliklerle “Cumhurbaşkanı” makamındaki kişi “hükümdar” yetkileriyle donatılmakta ve fiilen uygulamaya konan “otokratik devlet” yönetimi anayasal güvenceye kavuşturulmaktadır.

Geçmişte var olan “otokratik devletler”, toplumların “cumhuriyet ve demokrasi” talepleri ve toplumsal devrimlerle 150-200 yıl önce tarihin sahnesinden silinip gitmişlerdir. Günümüzde oldubittilerle bu karanlık devlet rejimlerinin kurulması ve yaşatılması mümkün olmadığı gibi, sonu belli bir maceradan başka bir şey de değildir.


Gerçekte “tarih, doğa yağmasına ve emek sömürüsüne dayanan” yönetim sistemi, yükselen halkın muhalefeti karşısında bu politikaları zor kullanarak devam ettirmek istemektedir. Bu nedenlerle çağdışı anlayışlarla desteklenen otoriter yöntemleri daha da sistemleştirmek ve kurumsallaşmak istemektedir. Var olan kültürel zenginlikleri, kamusal birikimleri, kentsel ve çevresel değerleri sistemin finansmanı olarak görmektedir. Otoriteye boyun eğmeyen ve bu değerleri savunan bütün kesimleri ise açık hedef ilan etmektedir.

% 87 oy kullanılan referandumda özellikle kentsel dönüşüm uygulamalarının acımasızca uygulandığı, kent ve çevre değerlerinin talan edildiği İstanbul, Ankara, İzmir gibi metropollerde bu politikaların onaylanmadığı, “hayır” oylarının; eğitim, sağlık, altyapı hizmetlerinin yetersiz olduğu kırsal kesimde “evet” oylarının yüksek çıkması dikkat çekmektedir. Yurttaş tercihini etkileyen hususların kapsamlı bir şekilde yazı ve değerlendirme konusu olarak ele almak önem taşımaktadır.

Referandumun meşru olmamasının en önemli nedenlerinden biri de seçimlerin genel yönetim ve denetimini yürüten YSK’nın aldığı hukuk dışı kararlarla hile yolunu açmasıdır. Ayrıca, kolluk kuvvetleri ve muhtarların hukuk dışı müdahaleleri, bir kamu kuruluşu olan Anadolu Ajansı’nın iktidar lehine yaptığı manipülasyonlar sonuçları tartışmalı ve şaibeli hale getirmiştir.

Henüz referandum sonuçları belli olmadan Cumhurbaşkanı ve Başbakan tarafından zafer ilan edilmesi, oy ve sandık organizasyonun da kurgu olduğu yönünde var olan kuşkuları onaylar niteliktedir. Bütün bunlara rağmen yaklaşık % 1 civarındaki bir farkla bir rejim değişikliği öngören anayasa değişikliğinin kabul edilmesi; sözkonusu değişiklikleri daha baştan geçersiz ve uygulanamaz hale getirmektedir.

Sonuç olarak, bütün devlet aygıtı kullanılarak gerçekleştirilen meşruiyet sorunlu ve şaibe karışan referandumda, geniş halk kitleleri kendisine dayatılan “otokratik yönetim” anlayışına açık bir tavır almıştır. Demokratik parlamenter sisteme bağlılığını göstermiştir. Hukuku ve anayasayı askıya alan iktidar odaklarına yetkilerinin sınırsız olmadığı yönünde güçlü bir mesaj vermiştir.

Eyüp Muhcu 
Mimarlar Odası Genel Başkanı


Paylaş:

PLANLANARAK YABANCILARA SATILAN TÜRKİYE



“Planları yapın, arazileri satalım.” 
Kemal UNAKITAN


Hüseyin ÜLKÜ*
* Harita ve Kadastro Mühendisi / Yönetim Bilimi Uzmanı

Murat APAY*
*İş Geliştirme ve Yatırım Uzmanı

Plan ve planlama sözcüklerine genelde olumlu anlamlar ve işlevler yükleriz. Oysa kapitalist sistemde planlar büyük sermayenin çıkarları doğrultusunda şekillenir. Ülkemizde de mevcut 3194 sayılı İmar Yasası, imar planları ve uygulamalarıyla mülkiyet sahipleri arasında eşitsizlik yaratan, belli kişilere rant aktaran bir işlev görür. Ayrıca bu yasaya göre yapılan ve uygulanan imar planları toplumun sırtına kamulaştırma yükü sararken, kamu veya bir kısım kişilerin taşınmazlarına el konulmasına neden olur. Bu olumsuzluklar bilindiği halde yasa değişiklik önerisinin 2004 yılından beri bir kenara itilişi rant aktarımının siyasal iktidarca sürdürülmek istenmesi anlamına gelmektedir. 

AB uyum yasaları adı altında; imar planları için yargıya gitme haklarımız daraltılırken, Türkiye topraklarının yabancı gerçek ve tüzel kişilere satılması için yeni bir planlama dönemi başlatılmıştır. Tapu ve Köy Kanunlarında yapılan yeni düzenlemelerle ve Doğrudan Yabancı Yatırımlar Yasasıyla tüm Türkiye toprakları yabancılara satılabilir hale getirilmiştir. Şimdi sıra meralarımızın, ormanlarımızın özel mülkiyete konu teşkil edecek yasal düzenlemelerdedir. Dönüşüm alanları yasa tasarısının gündeme getirilişini de bu bağlamda değerlendirmek gerekmektedir. Tasarının kamu mülkiyeti tesis edilmiş veya edilmemiş olsun tüm kamu topraklarını dönüşüm alanı kapsamına alarak özel mülkiyete dönüştürme işlevi görmesi OECD’nin 1965’lerde Türkiye’ye sunduğu planın bir parçasıdır. 

Plan ve planlama sözcüklerine genelde olumlu anlamlar, işlevler yükleriz. İster kalkınma planları, ister kentsel-kırsal alan fiziki planları olsun bu planları ülkemizin, kentlerimizin, kırsal alanlarımızın koruma kullanma dengelerini kurabilecek, öncelik verilen sektörlerin çevreye yansıyabilecek olumsuz etkilerini giderebilecek, ülkemizin kalkınması, gelişmesi ve halkımızın yararına düzenlenmiş planlar olarak algılarız. Bunun nedeni planlama kavramına yüklediğimiz olumlu anlamdır. Bu yüzden planların çevre değerlerimizin korunması, ülkemizin gelişmesi, toplum varsayarız. Bu yönde öylesine güçlü bir kabullenişimiz vardır ki her planın sözcüklerle, rakamlarla, çizgilerle tanımlarının arkasında gizlenmiş başka planların, programların, politikaların olduğunu / olabileceğini düşünmeyiz. Tıpkı doktorların hastalarına ölsün ya da sürünsün diye reçete yazmayacağına inandığımız gibi, insanların / toplumun mutsuzluğuna, çevre değerlerinin yok edilmesine neden olacak / olabilecek bir planın yapılmayacağına / yaptırılmayacağına inanırız. 

Oysa kapitalist sistem içinde her plan büyük sermayenin çıkarları çerçevesinde şekillenir ve toplumdaki mülkiyetsizlerle mülkiyet sahipleri arasında olduğu gibi, mülkiyet sahiplerinin birbirleri arasında da eşitsizlikler yaratacak kararlar içerir. Bu eşitsizlikleri yaratmayacak, ilke olarak eşitlik yönünde gelişmeyi destekleyecek demokratik, sosyal bir planlama günümüz Türkiye’sinde olası mıdır? “Avrupa Müktesebatı”, “Uyum Yasaları” adı altında düzenlenen yasalar ülkemiz gereksinimlerini karşılamak için mi düzenlenmiş ve de düzenlenmektedir? AB ülkelerindeki kapitalist sistem içinde planlama ve uygulama bize anlatıldığı gibi toplum yararına, demokratik ve katılımcı biçimde mi yapılmaktadır? Çok kapsamlı olmasa da bu konular üzerinde duracağım.  

İMAR PLANLARI İLE YARATILAN EŞİTSİZLİK 

Planlamayı öncelikle imar mevzuatı, imar planı ve imar uygulamaları açısından ele almak istiyorum. 

Mevcut 3194 sayılı İmar Yasasına baktığımızda, imar planı kapsamına alınarak planlanan tüm taşınmazlardan imar planı uygulaması sırasında değer artışı karşılığı olarak eşit oranda ve % 40’ı aşmayacak biçimde Düzenleme Ortaklık Payı (DOP) alınacağı yazılıdır. Bu yüzden ilk bakışta yasanın 18’inci maddesi ile planlama sonrası yapılan uygulamada tüm taşınmaz sahiplerine eşitlik sağlanacağı ve mülkiyet haklarının eşitlik içinde korunacağı izlenimi yaratılır. Oysa planlama ve şehircilik ilkeleri açısından tüm yapı adaları eşit yükseklikte ve eşit inşaat alanı kat sayısı (İAKS) veya emsal (E) ile yapılaşacak biçimde planlanmaz. Bu nedenle uygulama imar planlarına baktığımızda, bazı bölgelerde bir yolun sağ yanının 8 kat, sol yanının 5 kat olarak; diğer bir yolun bir yanının 3 kat diğer yanının 5 kat olarak planlanmış olduğunu görürüz. Bu yapı adalarında taban alanı kat sayısı (TAKS: yapının taban alanının parsel alanına oranı) aynı da olabilir farklı da olabilir. Hem yatayda hem de dikeyde bu farklılıklar eşitsizliğin temel adımlarını oluşturur. 

Uygulama imar planında 5 kat, 8 kat veya 3 kat olarak yapılaşacak biçimde düzenlenen imar adaları kapsamında kalan taşınmazların alanlarından imar uygulaması aşamasında eşit oranda bedelsiz terk yapılacağından bu eşitsizlikler sürer. Bu durumu bir örnekle açıklamaya çalışalım: imar planındaki bir yolun iki yanında 10 bin metrekare arazi sahibi iki kişi bulunsun. İmar uygulamasında hesaplanan DOP oranı % 40 olsun. Bu durumda her iki parsel sahibinin parsel alanlarından dörder bin metrekare bedelsiz terk yapılacak, kendilerine altışar bin metrekare arsa tahsis edilecektir. Her iki kişiye özgülenen bu alanların 400 metrekarelik 15’er arsaya ayrıldığını düşünelim. İmar adalarının taban alanı kat sayılarının (TAKS) eşit ve % 30 olduğunu varsayalım. Böylece her bir parsele 400 x 0,30 = 120 metrekarelik daireler yapılabilecektir. 

Yolun sağında imar planı yapılaşma koşulu 8 kat olduğu için buradaki arsaların sahibi 15x8=120 daire; aynı yolun solundaki mülkiyet sahibinin arsaları imar planında 5 kat koşullu imar adalarında kaldığı için 15x5=75 daire yapabilecektir. Görüldüğü üzere iki taşınmaz sahibinin eşit alandaki arazilerinden imar yasası gereği eşit DOP düşülmüş; kalan eşit alandaki (15’er) parsellerinde 120-75=45 daire eşitsizliği doğmuştur. Aynı imar planında aynı düzenleme sahasında işlem gören 3 kat olarak planlanan imar adalarına rastlayan aynı büyüklükteki parsellerde ise 15x3=45 daire yapılabileceğinden bu eşitsizlik 12045=75 daireye çıkacaktır. 

Böylece imar planı kararlarıyla örnekteki sekiz kat verilen kişiye (o bölgede % 50 kat karşılığı inşaat yapıldığını varsayarsak) 75:2=37,5 dairelik rant aktarılmaktadır. Bulunduğunuz yerde 120 metrekarelik bir dairenin fiyatı ne ise 37,5 ile çarptığınızda aktarılan haksız kazancın kaç YTL olduğunu görebilirsiniz. 

PLANLA TOPLUMUN SIRTINA SARILAN YÜK 

İmar yasasından kaynaklanan ve planlama ile yaratılan bu eşitsizliğin yansıması plan kapsamındaki kişilerle de sınırlı kalmamaktadır. TMMOB Harita ve Kadastro Mühendisleri Odamızın 03-07 Mart 1997’de düzenlediği 6. Harita Kurultayında sunduğum bildiride de belirttiğim gibi; imar yasası kentsel gelişmeyi yönlendiren fiziki planlarda sağlanması gereken sosyal-teknik altyapı normlarını da belirlemektedir. 

“Bu normlar göz önüne alındığında ise şu sonucu kolaylıkla görmek mümkün; özetle, 3 kat yapılanmanın, 1,1 emsal değerinin üzerine çıktığımızda, % 35 bedelsiz terk alanı, 18. madde kapsamındaki ortak kullanım alanları için bile yetmemektedir... Örneğin sıkça rastladığımız ayrık nizam 5 kat yapılaşma biçiminde, yaklaşık emsal değeri 1.90 net yoğunluk değeri ise 790 ki/ha’dır. Böylesi bir yoğunluk değerinin benimsendiği bir kentsel alanda ise, alanın % 67’sinin ortak kullanım alanlarına ayrılması gerekliliği, yine yasanın normlarının getirdiği bir sonuçtan günümüz pratiğinde ise en iyi olasılıkla bu alanların yalnızca %35’nin1 bedelsiz terki yasal olarak mümkün olmakta, % 32’sinin ise kamulaştırılması gerekmektedir.”2 

Kamulaştırma bedeli kamu eliyle ödendiğinden hiçbir taşınmaza sahip olmayan, evi için, işyeri için kira ödeyen işçimizin, memurumuzun, esnafımızın ödediği vergilerin bir kısmı bu tür kamulaştırma bedellerinin ödenmesinde kullanılmaktadır ya da bu bedel yurttaş olarak paydaşı olduğumuz belediye veya hazine taşınmazları ile karşılanmaktadır. Böylece günümüz imar mevzuatı çerçevesinde plan toplumsal adaleti sağlama yerine toplumdaki adaletsizliği ve eşitsizliği arttıran bir işlev görmektedir. Ayrıca bir kısım arazisi kamulaştırılan kişileri de mülksüzleştirmektedir. 

Yıllardır bu eşitsizliğin ve adaletsizliğin kaynağı olan toplumun belli bir kesimine aktarılan rantın, haksız kazancın yükünün kamuya yüklenmesine, halka fatura edilmesine de neden olan İmar Kanunu hala değiştirilmemiştir. Çünkü İmar Yasasının “Avrupa Müktesebatı”, “Uyum Yasaları” listesine alınma gereği duyulmamıştır. Nedeni ise yarattığı bu eşitsizlik ve adaletsizliğin spekülatif yerli ve yabancı sermayenin ve de siyasi iktidarların çıkarlarına hizmet etmesidir. Bu yasa ve yasanın eşitsizlik yaratan, haksız kazanca neden olan hükümleri değiştirilmediği sürece de Türkiye’de eşitlik yönünde gelişmeyi destekleyecek demokratik sosyal bir planlama yapmak ve o planı uygulamak olası değildir.  

KENARA İTİLEN YENİ İMAR YASASI 

Bayındırlık ve İskan Bakanlığı Teknik Araştırma ve Uygulama Genel Müdürlüğü İmar Yasası değişikliği çalışmaları yaptı. Kızılcahamam’daki İmar Yasası değişikliği (13-15 Şubat 2004) ve 

1 İmar yasasında 03.12.2003 tarihli ve 5006 sayılı kanunla yapılan değişiklikle bu oran % 40’a çıkarılmıştır. Ancak, bedelsiz terk içine Milli Eğitim Bakanlığına bağlı ilk ve ortaöğretim kurumları dahil edildiğinden kamulaştırma yüzdesi azalmayacaktır. 
2 Özdemir, Semahat, “Kamu Arazilerinin Özelleştirilmesi Devlet Politikası Haline Gelirken”, Kent Planlama, Politika – Sanat: Tarık OKYAY Anısına Yazılar, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayınları, Ankara, 1994.

Abant’taki Kentsel Dönüşüm Yasası hazırlık çalışmalarına (20-22 Şubat 2004) Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve ilgili meslek odaları da çağrıldı. Bu çalıştaylarda TMMOB ve bileşeni odalar olarak kentsel dönüşüm yasasının imar yasası kapsamında bir bütün olarak hazırlanmasını önerdik. Parçacı planlamanın önünün kesilmesini ve plan yapmada yetki dağınıklığının, karmaşasının ortadan kaldırılmasını istedik. Ayrıca yeni yasada imar plan ı uygulama hükümlerinde eşdeğerlik ilkesinin mutlaka egemen kılınmasını belirttik. 

Ne yazık ki imar yasası tasarı taslağı bir kenara itildi. Kentsel dönüşüm yasa taslağı da çok farklı bir içerikle “Dönüşüm Alanları Hakkında Kanun Tasarısı” olarak Başbakanlık3 tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına iletildi. Bu kanun tasarısının amacı (madde 1), “imar planı bulunsun veya bulunmasın kentsel ve kırsal tüm alanlarda... yaşam çevrelerinin oluşturulmasıdır.” 

Tasarı aynen yasalaştığı takdirde idare dilediği taşınmaz sahibinin kolundan tutup dilediği yere atma ve isterse taşınmazını kamulaştırarak onu mülkiyetsiz bırakma yetkisine sahip olacaktır. Artık kentteki, kırdaki tüm taşınmaz sahiplerinin mülkiyet hakları yabancı veya yerli büyük sermayenin iki dudağı arasında yaşamaya mahkum edilecektir. Çünkü Türkiye AB uyum yasaları olarak adlandırılan “IMF yasalarıyla” kamusuz kamulaştırma dönemine çoktan girmiştir. Yabancı sermayenin her yatırımı için kamu yararı değerlendirmesi yapılarak, kamulaştırma, sermaye lehine yasallaştırılmıştır. Serbest bölgeler, teknoloji geliştirme bölgeleri, turizm koruma ve gelişim bölgeleri buna örnek gösterilebilir. Bu durum çok “planlı” biçimde ve plan etap etap uygulanılarak gerçekleştirilmiş; dönüşüm yasasıyla ise bu planın son etabı da tamamlanmış olacaktır.  

DEMOKRATİK HAKLARIMIZI TIRPANLAYAN    
AB UYUM YASALARI 

15 Haziran 2000 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda yapılan değişiklikle idarenin çevreye zarar verebilecek imar planlarının iptali için yalnızca “menfaati ihlal edilenlerin” idari yargı yoluna başvurabileceği koşulu getirilmiştir. Yani AB uyum yasaları imar planlarının iptali için varolan yargıya başvuru haklarımızın tırpanlanmasıyla gelişmekte ve genişlemektedir Türkiye’mizde. Çünkü imar planlarına karşı açılan davalar yabancı ve büyük sermaye yandaşları tarafından demokratik haklarımızın kullanılması olarak değil, yatırımların engellenmesi olarak değerlendirilmektedir. 

3 BKKGM/ 22.06.2006 gün ve 3213 sayılı yazı.

Danıştay bu yasal değişiklikten sonra meslek odalarımızın da imar planlarına karşı dava açma yetkilerinin bulunmadığı yönünde yorum yapsaydı bugün İstanbul Salıpazarı Limanı, Ofer ve Kutman’ın kruvaziyer limanı olacaktı. Türkiye’ye “Dubai Towers” projesiyle gelen, son 30 yılda yaklaşık 30 bin çocuğun Birleşik Arap Emirlikleri’ne kaçırılarak, geleneksel deve yarışlarında zorla jokeylik yaptırılmasının sorumlusu olarak suçlanan Şeyh Muhammed Reşit El Maktum’un4 Sama Dubai şirketi de bir kısmı Çağlayan karayolu kavşağının genişleme rezerv alanını oluşturan, olası bir deprem anında ilk yardım alanı olarak kullanılabilecek olan 46 bin metrekarelik İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 3 emsalli Levent’teki İETT arsasını almış olacaktı. 

TÜRKİYE TOPRAKLARINI YABANCILARA SATMAK İÇİN PLANLAMA DÖNEMİ 

12 Eylül sonrası, işe, yabancıların Türkiye’de taşınmaz edinmelerini düzenleyen 2644 sayılı Tapu ve 442 sayılı Köy Kanunlarında değişiklikler yapılarak başlandı. Bu değişiklikler “Anayasa Meydan Savaşları” biçiminde gerçekleştirildi. 21 Haziran 1984 tarihli 3029 sayılı, 22 Nisan 1986 günlü 3278 sayılı ve 3 Temmuz 2003 gün ve 4916 sayılı yasalarla Tapu ve Köy yasalarında yapılan değişiklikler Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Ancak 4916 sayılı yasa ile köy yasasının 87’inci maddesi yürürlükten kaldırılarak yabancı gerçek kişilerin de Türkiye’nin her yerinde taşınmaz edinmeleri serbestleştirildi. 


29 Aralık 2005 gün ve 5444 sayılı yasa ile 2644 Sayılı Tapu Kanunun Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilen 35’inci maddesi yeniden düzenlendi. Yani yabancı uyruklu gerçek kişilerin “Türkiye’de işyeri veya mesken olarak kullanmak üzere uygulama imar planı veya mevzi imar planı içinde bu amaçlara ayrılıp tescil edilen taşınmazları edinebilmeleri” yasallaştırıldı. Böylece imar planları ve parselasyon planları Türkiye topraklarının yabancılara satışının bir aracı biçimine dönüştürülerek “çağ atlayan Türkiye” 7 Ocak 2007 tarihinde5 topraklarını planlı biçimde yabancılara satma ve sattırma dönemine girmiş oldu. 

4 Radikal, 15 Eylül 2006. 
5 5444 sayılı kanun 07.01.2006 tarihli 26046 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

Anayasa Mahkemesi 5444 sayılı yasa ile getirilen “yabancı uyruklu gerçek kişilerin il bazında edinebilecekleri taşınmazların illere ve il yüzölçümüne göre binde beşi geçmemek üzere oranını tespite Bakanlar Kurulu’nun yetki”lendirilmesini, Anayasaya aykırı bulduğu için 11 Nisan 2007 tarihinde iptal etti. Ancak yürütmenin durdurulmasını reddettiği için şu anda yabancı gerçek kişilerin taşınmaz edinimindeki bu alan sınırı engeli de kalktı. Böylece günümüzde yabancı gerçek kişiler bir ilin imar planı ile tamamına sahip olabilir konuma geldiler. 

YABANCI SERMAYEYE      “YATIRIM SERBESTİSİ ve MİLLİ MUAMELE 

Hazine arazileri açısından ise bunun ön hazırlıkları zaten daha önceden yapılmıştı. 29 Haziran 2001 tarih 4706 sayılı yasa ile Hazineye ait taşınmazlar için “daha kısa sürede ekonomiye kazandırılması ve ... satış işlemlerine ilişkin esas ve usulleri” belirlenmişti. Bu yasa ile Hazine adına orman sınırları dışına çıkartılan (aslında devletin özel mülkiyetine konu edilemeyecek bu yerlerin) ifraz ve / veya birleştirilmeleri ile satışlarında; 3194 sayılı İmar Kanunu ve Uygulama Yönetmeliklerinde yer alan kısıtlamalara tabi olmaksızın işlemlerin yürütülmesi ve sonuçlandırılması hükümleri getirildi.6 Bu madde Anasaya Mahkemesi7 tarafından iptal edildiği için 6831 Sayılı Orman Kanunu’nun 2’inci maddesi (B) bendi gereğince Hazine adına çıkarılan yerler şimdilik kurtulmuş oldu. 

5 Haziran 2003 tarih 4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu ile yabancı sermaye için “yatırım serbestisi” ve “milli muamele” dönemi başlatıldı: “Yabancı yatırımcıların Türkiye’de kurdukları veya iştirak ettikleri tüzel kişiliğe sahip şirketlerin, Türk vatandaşlarının edinimine açık olan bölgelerde taşınmaz mülkiyeti veya sınırlı ayni hak edinmeleri serbest”leştirildi.8 

Günümüzde, Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanununa göre kurulan gayrimenkul şirketlerinin birden artışını; uluslararası sermayeli inşaat şirketi sayısının 1153, gayrimenkul kiralama ve iş faaliyetleri şirketinin 1942 toplam 30959 olduğunu; bu yabancı sermayeli şirketlerin “taşınmaz geliştirme” işlerini yapma yönündeki büyük atılımlarını; aldıkları her arazi veya arsada plan yapılması veya plan değişikliğine gidilip emsalin (inşaat alanı kat sayısının) arttırılmasındaki ilişkiler ağını görmeden Türkiye’de planın, planlamanın gerçekte kimler tarafından nasıl ve ne için yapıldığını kavramak ve çözmek olası değildir. 

6 4706/3 
7 23.01.002 gün ve 2001 / 382 Esas, 2002/21 sayılı karar. 
8 4875/3a-d 
9 Hazine Müsteşarlığı, Doğrudan Yabancı Yatırımlar Geçici Veriler, 2006, 

Bu nedenle yabancı sermayenin uzun erimli planlarını nasıl gerçekleştirdiklerini anımsamamızın yararlı olacağını düşünüyorum. Bu konuda tarihe not düşerek çok önemli bir görev yapan Cahit Kayra’dan bir alıntı yapmak istiyorum: 

“Birden 1965 Ekiminde OECD Konseyine tam takım tasarılar halinde geldiler. Adı ‘Yabancı Mallarını Koruma’ antlaşması tasarısı... Bu tasarı Batılı mantığı ve çıkarı açısından haklı olabilir. Dünyanın dört bir tarafında malları var. İspanya’da deniz kıyıları, Arjantin’de latifundiyalar, Endonezya’da adalar, Afrika’da ormanlar... Bu tasarı ile bütün bu mallar korunmaya alınacak ve bunun için şu tür kurallara uyulacak: ‘Bir ülke kendi vatandaşlarının malını istimlak edebilir; yabancıların malları istimlak edilemez. Yanlışlık yapılırsa, her şey yeniden aslına döndürülecektir. Yani tazminat yetmiyor, söz gelimi yıkılan bina yeniden yapılacaktır.
Yabancı mallara ilişkin anlaşmazlıklara milli mahkemeler bakmayacak. Uluslararası bir hakem örgütü kurulacak, onlar bakacaklar. Bir yabancının malı konusunda anlaşmazlık çıkarsa, o yabancı ortadan çekilecek uyruklu olduğu devlet onun yerine geçecek.”10 

10 Cahit Kayra, ’38 Kuşağı /Anılar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2002, s. 242, 243.


ORMANLARIN ÖZELLEŞTİRİLMESİ PLANI 

1965’de kabul edilmeyen ve yukarıda belirtilen isteklerin 12 Eylül 1980’den sonra bir bir nasıl gerçekleştirildiğini görmek zorundayız. Asıl istekleri ise ormanlarımızı da, meralarımızı da ele geçirmektir. Şimdi bu yöndeki çalışmalara bakalım: yıl 1991, aylardan Haziran’dı. TÜSİAD bir orman raporu hazırlattırdı. Bu raporda, “ormanların tutarlı bir model içinde özelleştirme çalışmaları hemen başlatılmalı” deniyordu. Ancak 12 Eylül Anayasasında bile yer almamıştı özelleştirme. Bu nedenle Anayasa’nın 47’inci maddesindeki “devletleştirme” başlığının yanına 14 Ağustos 1999 gün ve 4446 sayılı yasayla “özelleştirme” eklendi. 

Böylece, “devletin, kamu iktisadi teşebbüslerinin ve diğer tüzel kişiliklerinin mülkiyetinde bulunan işletme ve varlıklarının özelleştirilmesi” önündeki anayasal engel kaldırıldı. Oysa 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun 24 Kasım 1994 tarihinde kabul edilmişti. Türkiye’de yasaların anayasaya uygun olarak düzenlenmesi yerine, Anayasanın yasalara uygun biçime getirilmesi, DB, IMF ve AB’nin hukuk normlarına ters düşmüyordu. Hukukun yerini yasa aldığı için özelleştirme yasası başka yasaları ve planları da tanımıyordu. 

Örneğin; 

ß Özelleştirme kapsamındaki arsa ve araziler için kendi yaptığı / yaptıracağı ve Özelleştirme Yüksek Kurulu’nca onaylanarak yürürlüğe konan planlara 5 yıl kimse dokunamıyor,11 
ß Kendi yaptığı / yaptırdığı ve re’sen onaylamaya Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın yetkili olduğu imar planları imar mevzuatındaki kısıtlamalara tabi olmuyor; her türlü ruhsatı belediyelerin en geç 2 ay içinde vermesi zorunlu kılınıyor,12 
ß Özelleştirme programındaki taşınmazların devri, ayırma ve birleştirme işlemlerinde 3194 sayılı İmar Kanunu’ndaki kısıtlamaların uygulanması söz konusu olmuyordu.13  

Böylece Türkiye’de özel imar planları yapmanın ve uygulamanın (!) yeni bir dönemi daha başlatılmış oluyordu. 

“KAMUYA AİT TAŞINMAZLARIN    MİLLİ EKONOMİYE KAZANDIRILMASI” 

KİT’lerin özelleştirilmesi bitmeden satılacak yeni kamu varlıklarını devreye sokmak gerekiyor. Yabancı ve yerli sermaye grubu bu konudaki çalışmalarını planlı ve kesintisiz bir biçimde sürdürüyor. Örneğin, kendi deyimleriyle mevcut toprak düzeninin neden olduğu çarpıklıklar ve bu çarpıklıkların giderilmesi için ülkemize sağlanacak ek kaynak imkanlarını kamuoyuna sunmak Ankara Sanayi Odası (ASO) için zorunlu bir görev haline gelmişti. İşte bu hassasiyetinden dolayı ASO, 21 Ekim 1999, 1 Aralık 1999 tarihlerinde “Kamuya Ait Taşınmaz Malların Milli Ekonomiye Kazandırılması” konulu iki toplantı düzenledi. Bu toplantılardan, ikincisine katılan AÜ Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fikret Eren dikkat edilmesi ve çok iyi değerlendirilmesi gereken şu önerilerde bulunuyordu:

11 5398/Ek Mad.3. Anayasa Mahkemesi, Ek madde 3 ve imar mevzuatındaki kısıtlamalara tabi olmaksızın ibaresini 05.01.2006 günlü, E.2005/98, K.2006/3 sayılı kararıyla iptal edilmiştir. 
12 5398/19md. 
13 5398/19md.

“Anayasanın 169 ve 170’inci maddesi öncelikle değiştirilmelidir. Uluslararası tahkimden önce, Yap-İşlet-Devret’ten önce, enerji sisteminden önce; meraları düzenleyen yasa maddeleriyle ormanları düzenleyen yasa maddeleri değiştirilmelidir. Bunlar özel mülkiyete açık hale getirilmelidir. Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemelerimiz de verdikleri kararlarda bu arazilerin özel mülkiyete konu olmayacağını, içtihat haline getirdikleri gibi son 20 yıldaki kararlarında burada kamu mülkiyetinin bile söz konusu olamayacağını iddia etmektedirler. Bu içtihatların değiştirilmesi ancak yasa yoluyla mümkündür.”14 

Eren bu amaca ulaşılabilmesi için; sivil toplum örgütü olan, lobisi güçlü ASO başta olmak üzere, Anayasanın ve ona uygun olarak da yasaların mülkiyeti özellikle toprak mülkiyetini ve orada da orman ve mera mülkiyetini düzenleyen hükümlerin değiştirilmesini öneriyor. Asıl amacını da gizlemiyor. Devletin sahip olduğu 500 milyon dönüm orman, mera ve diğer yerlerin 100 milyon dönümünü atalım, 400 milyon dönümünü 1000 DM’tan satsak 400 milyar mark, bunu dolara çevirirsek 210 milyar dolar getirecek diyordu.15 Eren ve onun gibiler için Anayasanın 166’ıncı maddesinde yer alan; “yatırımlarda toplum yararları ve gerekleri gözetilir; kaynakların verimli şekilde kullanılması hedef alınır” hükümleri kamu varlıklarının satılması anlamına geliyordu. 

ORMAN VE MEZRALARIN ÖZELLEŞTİRİLMESİ 

Ulusal ve uluslararası tahkim, 13 Ağustos 1999 tarihli 4446 sayılı kanun ile Anayasa’ya eklenmiştir. 21 Ocak 2000 tarihli 4501 sayılı Kamu Hizmetleri ile İlgili İmtiyaz Şartlaşma ve Sözleşmelerinden Doğan Uyuşmazlıklarda Tahkim Yoluna Başvurulması Halinde Uyulması Gereken İlkelere Dair Kanun ve 4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanununun16 da çıkarıldığını anımsarsak 1965’de OECD tarafından Türkiye’nin önüne konan istek listesinin bir bir gerçekleştirildiğini görüyoruz. 1965’de İspanya’da deniz kıyıları olanların günümüzde Didim’de, Bodrum’da, Milas’ta, Dalaman’da, Fethiye’de özel siteleri olduğuna göre liste sadece ormanlar ve meralar açısından eksik kalmıştır. Şimdi sıra meralarımıza, kışlaklarımıza, yaylaklarımıza ve de ormanlarımıza gelmiştir. 5342 sayılı Mera Kanununda 20 Haziran 

14 Fikret Eren, Kamuya Ait Taşınmaz Malların Milli Ekonomiye Kazandırılması, Ankara Sanayi Odası Yayını, Ankara, 2000, s.92. 
15 ak, s.33. 
16 R.G.: 05.07.2001 / 24453.

2001-3 Haziran 200717 tarihleri arasında yapılan yedi değişiklik yukarıda belirttiğim ASO toplantısında yapılan önerilerle birlikte değerlendirildiğinde kimlerin planlı programlı neyin hazırlığını adım adım yaptığı daha iyi ortaya çıkıyor. 

Siyasal iktidarın 2003’deki ormanlarımız ile ilgili anayasa değişiklik girişimlerini anımsarsak; “2B” arazilerinin gündeme getirilmesinin öncelikli nedeninin, orman içi köylülerinin ve büyük oranda yapılaşmış yerleşmelerdeki yurttaşların sorunlarını çözmek olmadığı görülür. Çünkü bu sorunlar mevcut anayasa hükümleri çerçevesinde düzenlenecek yasalarla çözülebilirdi. Asıl amaç “2B” arazileri olarak belirlenen toprakların piyasa malı gibi satılması ve bu satışlardan sözde 25 milyar dolar18 gelir elde etmekten de öte bu yerlerin devletin / hazinenin özel mülkiyetine konu edilebilecek duruma getirilmesiydi. Böylece ormanlarımızın özelleştirilmesi için ilk adım atılmış olacaktı. 

Anayasanın 169’uncu maddesinde yapılmak istenen ve sonra geri çekilen tasarıdaki “işlettirilip” eklemesi ile ormanların işletmesi yerli ve yabancı sermayeye açılacak; bir başka deyişle “ormanlar özelleştirilecekti”. Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nca 4 Nisan 2003 tarihinde kabul edilen 4841 sayılı yasa ile 29 Temmuz 2003 tarih ve 4960 sayılı yasayı bir kez daha görüşülmek üzere geri göndermemiş olsaydı, Anayasanın 170’inci maddesi de değişmiş olacaktı. 

Bu değişiklik ile 68 ildeki 473 419 hektarlık “2B” sahaları yerli ve yabancı sermayeye satılır hale getirilecekti.19 Tüm bu satışların “2B” arazilerinin yakınında bulunan ekosistemler için yaşamsal tehditler oluşturabileceği; sel, çığ, toprak kayması ve erozyon gibi yıkımlara yol açabileceği bilimsel ve teknik olarak ortada iken bu gerçekler gözardı edilerek kayıtsız koşulsuz biçimde yapılmak istendiğini de bilmek zorundayız. Böyle bir anlayışın ağırlık kazandığı ülkemizde demokratik, bilimsel bir planlamadan söz edilebilir mi? 

Dönüşüm alanları yasa tasarısının gündeme getirilişini de bu bağlamda ele almak gerekmektedir. Eğer Türkiye’nin planlı kalkınması, sağlıklı, insanca yaşanabilir kentsel ve kırsal yerleşimlerin oluşturulması amaçlansaydı, imar yasası değişikliği kentsel dönüşümü de içerir biçimde çoktan Türkiye Büyük Millet Meclisinden geçirilirdi. 

17 03.03.2007 tarihinde kabul edilen 5685 sayılı Mera Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Cumhurbaşkanlığı tarafından bir kez daha görüşülmek üzere TBMM Başkanlığına geri gönderilmiştir. 
18 25 milyar dolar daha sonra Çevre ve Orman Bakanlığı Sitesinde 5 milyar dolara indirilmiştir. 
19 TMMOB, ‘2B’ Çalışma Grubu, Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği Yayınları, Ankara 2006, 

Tasarı YAYED görüşünde de belirtildiği gibi20 sadece hazine adına tescilli toprakları değil, devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan sahipsiz yerleri de kapsamaktadır. Tasarının kamu mülkiyeti tesis edilmiş veya edilmemiş olsun tüm kamu topraklarını dönüşüm alanı kapsamına alarak özel mülkiyete dönü ştürme işlevi görmesi OECD’nin 1965’lerdeki planının bir parçasıdır. Çünkü daha o tarihte batılı para babalarının Afrika’da ormanları vardı. Bu nedenle yukarıda belirttiğim Fikret Eren’in meralar ve ormanların özel mülkiyete konu olabilmeleri için yeni yasaların çıkarılması gerektiği yönünde yaptığı önerilerin kişisel öneri olmaktan öte bir planın savunulduğu anlamı taşıdığının farkına varmak zorundayız. 

PARİS’İN İMAR FOTOĞRAFI 

Yasalar sadece Türkiye’de mi sermayenin lehine işleyecek biçimde düzenlenmektedir? İmar planları gelişmiş AB ülkelerinde demokratik, bilimsel ve teknik verilere uygun biçimde mi yapılmakta ve uygulanmaktadır? 

Bu soruların yanıtını Fransız bilim insanı Henri Laborit veriyor: “yasaya gelince, o da her zaman daha saldırgan ve güçlü olanın yasasıdır. Gerçekten de, başından sonuna dek yalnız özel mülkiyetin savunulmasına adanmıştır.”21 Ülkemizde bunun örneğini Cargill ve Egeport’ta en açık bir şekilde yaşadık. Örneğin, kıyı kanunun uygulamasına dair yönetmelik değişikliğinin iptali için Harita ve Kadastro Mühendisleri ve Şehir Plancıları Odaları olarak Danıştay’a dava açtık. Danıştay Altıncı Dairesince 5 Ekim 2004’de yürütmenin durdurulmasına karar verilince özelleştirilen Kuşadası Limanında yapılmakta olan 56 dükkan için belirsizlik ortaya çıktığında Mehmet Kutman 19 Ocak 2005’de İzmir’de yaptığı açıklamada, “ben size söylüyorum… Bugün şey olan kanuna döner. Yarın genelge (yönetmelik) kanun şeklinde gelir” diyordu.22 

Kutman’nın dediği aynen gerçekleşti. Kıyı Yönetmeliğinin Danıştayca yürütmesi durdurulan Kuruvaziyer Liman ile ilgili kesimi 3 Temmuz 2005 tarihli 5398 sayılı yasanın Ek 13. maddesiyle aynen yasalaştırıldı. 

20 YAYED Görüşü, MEMLEKET MEVZUAT, Ekim 2006, Sayı: 16, YAYED, Ankara, 2006. 
21 Henry Laborit, İnsan ve Kent, Payel Yayınları, İstanbul, 1990, s.180. 
22 Milliyet, 23 Eylül 2005.

Artık Türkiye’de planlamaya ilişkin yasalar TBMM’den önce Ofer –Kutman gibi yabancı ve yerli büyük sermaye sahiplerinin iki dudağı arasından çıkıyordu.  

Laborit 1961-1971’in Paris fotoğrafl arını ise şöyle anlatıyordu: 

“İşçi sınıfı yavaş yavaş kentin dış mahallelerine, kenar mahallelerine itildi, kent de tecimsel mal tapınağı haline geldi. Örneğin, Paris’in 13 üncü bölgesi gibi, kimi yerleşmeye aykırı mahallelerin yıkılışına, buralarda oturanların dış mahallelere itilişine, eski kulübelerin yerine orta sınıf için toplu konutlar dikilişine tanık olduk... Bu evrim, kuşkusuz, en yüce insanlık maskesi altında oluşuyor ve konut alışverişlerini çekip çevirenler, bankalar, serbest uğraşlarla tecimsel uğraşlar gibi konut yapılacak alanlardaki değişiklikle yakından ilgili kesimler bu işten kâr sağlıyorsa bu, kuşkusuz sağlığa ve esenliğe aykırı bir yeri hoşça yaşanacak bir alana dönüştürmenin ödülü olmaktadır. Ama kimse çıkıp kimin hoşça yaşayacağını ve mallarına el konmasa da alınıp başka yerlere taşınan insancıkların bu konuda ne düşündüklerini sormamaktadır.” 23 

2006 İstanbul’unun fotoğrafı, Paris’in 1960’lı yıllardaki fotoğrafına ne kadar çok benziyor. Örneğin; Küçük Bakkalköy’de evleri yıkıldığı için çocuklarını okula gönderemeyen velilerden Yüksel Dum, “50-60 yıldır yaşadığımız mahallenin okuluna çocuklarımızı gönderemiyoruz. Okul, kayıt için ikametgah belgesi istiyor, muhtar kaymakamlığın izin vermediğini söyleyerek belge vermiyor. Okula devam eden çocuklarımızın kayıtları silindi. Biz bu devletin insanları değil miyiz?” diye soruyor.24 

PARİS’İN SOKAKLARI ATEŞE VERİLİRKEN 

1960’lı yıllarda Paris’in dönüşüm alanlarında yıkılan evlerinden, mahallelerinden atılanların çocukları 40 yıl sonra Paris’in sokaklarını ateşe verirlerken aynı projeler yine insanı yok sayan, sermayenin çıkarlarına secde eden, inşaat emsallerinin göklerde uçtuğu planlarla İstanbul’da uygulanıyor. Bazı araziler imar planı değişikliğiyle bir gecede ticaret alanı oluyor. Örneğin, Sinpaş’ın Koç’tan 26 milyon dolara aldığı arazi için imar planı değişikliği istemi, İstanbul Büyükşehir Belediyesince uygun görülüyor. Bu değişiklikle plandaki konut alanı ticaret alanına çevriliyor. Üstelik 1 olan inşaat emsali 2’ye çıkarılarak emsalsiz bir emsale ulaşmış oluyor. Bunun da Sinpaş’a 365 milyon dolar rant sağladığı belirtiliyor.25 Bu rantlar topluma ve kente aktarılmıyor. Bu yüzden aileler, çocuklar evsiz ve adressiz bırakılıyor. Konut sorunları çözülemiyor. Planlarda onların adlarına, adreslerine yer verilmiyor. 

23 Laborit, agk, s.138. 
24 Birgün, 22 Eylül 2006.

SONUÇ 

Plan deyince, biz mühendis, mimar ve şehir plancıları tarafından bilimsel teknik verilerin kullanıldığı, kamu yararının öncelikle korunduğu, insanların evsiz çocuklarının okulsuz bırakılmadığı, tarihi kültürel değerlere bezenmiş, yeni mekanlar oluşturacak, sağlıklı kentler yaratacak teknik ve hukuki belgelerin üretilmesi ve uygulanması isteminizden söz ettiğinizi duyar gibiyim. Oysa AB üyesi Fransa’da bile; 

“Kent mimarının en küçük bir karar gücü yoktur... Tasarımları, gerek uzam içindeki yeriyle, gerek yapıma harcanacak para açısından, ‘parayı verenler’in isteklerine boyun eğmek zorundadır. Bayındırlık Bakanlığı’nda çalışan mühendisler de parasal ve siyasal güçlerin buyruğundadır. Ayrıca siyasal erk de parasal gücün dile getirilmesinden başka bir şey değildir.”26 

Bu satırları okuyunca lütfen umutsuzlanmayın. Ancak AB uyum yasalarıyla ülkemizin demokratik, çağdaş bir ülke durumuna geleceği düşüncesi ve yaşanabilir bir çevre, sağlıklı bir kent özlemi içindeyseniz, işte o zaman düşüncelerinizi ve özlemlerinizi sorgulamalısınız. Çünkü Fransız bilim insanı Laborit bu konuda da, “devlet anamalcılığıyla özel anamalcılık arasında bir orta terim olması düşünülen demokratik planlama hiçbir zaman özel girişimciliğin çıkarlarına etkili biçimde karşı çıkmamıştır” diyerek uyarıyor.27 Kapitalist emperyalist sistemi yok etmeden demokratik planlamadan söz edemeyeceğimizi ortaya koyuyor. Bize düşen görev de böylece çok açık biçimde ortaya çıkıyor.

25 Vatan, 16 Aralık 2006. 
26 Laborit, agk, s.159. 
27 Laborit, agk, s.69.


KAYNAKÇA

Cahit KAYRA , ’38 Kuşağı /Anılar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2002. 
Fikret EREN, Kamuya Ait Taşınmaz Malların Milli Ekonomiye Kazandırılması, Ankara Sanayi Odası Yayını, Ankara, 2000. 
Hazine Müsteşarlığı, Doğrudan Yabancı Yatırımlar Geçici Veriler, 2006, www.treasury.gov.tr. 
Henri LABORIT, İnsan ve Kent, Payel Yayınları, İstanbul, 1990. 
Semahat ÖZDEMİR, ‘Kamu Arazilerinin Özelleştirilmesi Devlet Politikası Haline Gelirken’, Kent Planlama, Politika–Sanat: Tarık OKYAY Anısına Yazılar, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayınları, Ankara, 1994. 
TMMOB, ‘2B’ Çalışma Grubu, Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği Yayınları, Ankara 2006.


Paylaş:

İSTANBUL VE TÜRKİYE GENELİ HİZMETLERİMİZ

  1. Otel ve Otel Arsası
  2. Turistik Tesisler
  3. Hastane ve Hastane Arsası
  4. Benzinlik ve Benzinlik Arsası
  5. Tarım Arazileri ve Kredilendirme
  6. Eğitim İmarlı Arsa ve Eğitim Binaları
  7. Satılık Arsalar
  8. Kat Karşılığı Arsalar
  9. Konut İmarlı Arsalar
  10. Ticari İmarlı Arsalar
  11. Eğitim İmarlı Arsalar
  12. Sağlık İmarlı Arsalar
  13. Fabrika ve Sanayi Arsaları
  14. Hafriyat Döküm Sahaları
  15. Projeli AVM Arsaları
  16. Prefabrik Ev Yapımı
  17. Tiny House Ev
  18. Çelik Konstrüksiyon Ev
  19. Airbnb - Ağaç Ev

apay gayrimenkul

  1. İstanbul bölgesinde kat karşılığı toplu konut yeri arıyorum..
  2. Şişli bölgesinde butik kat karşılığı yerler arıyorum.
  3. Muğla bölgesinde kat karşılığı villa arsası arıyorum.

Murat APAY

Talep edilen arsalarla ilgili olarak resmi yetki belgem vardır.